GenelKöşe YazılarıManşetOrtadoğuSiyaset

Vesim TOKATLI Yazdı ”Senaryoyu Derin Yapılar Yazdı, ABD uyguladı!”

Ortadoğu bölgesi; sadece coğrafi olarak değil, siyasi anlamda güçlü yanları, aynı
zamanda değişik ilişkilerin, karmaşık politikaların, iç çatışmaların, diktatörlüğün ve
ihanetlerin merkezidir. Aslında Ortadoğu coğrafyası hakkında pek çok söylemler
bulunsada araştırmaların pek çoğu eksik bilgi içerir. Bu bölge her zaman diğer
kıtaların dikkatini çekerek önemini göstermiştir. Sonuçta Ortadoğu gibi bir bölgeden
bahsettiğimizde dinsel açıdan Müslümanların, etnik anlamda da Türk, Arap ve
Fars’ların çoğunluğu oluşturduğu bir bölge akla gelir. Ortadoğu, geçmişten bu yana
uluslararası alanda önemini daima korumuş olsa da Batı’nın ana hedef listesinde
olduğunu tarihi olaylardan biliyoruz. Emperyal güçler, Ortadoğu’daki petrol
kaynaklarını korumak ve sürdürmek için birçok ülkeyi himayesi altına almıştır. İçinde
bulunduğu jeopolitik konumu, o bölgelere önem kazandırmıştır. Devletler arasında
mücadelelerde en çok Ortadoğu toprakları kullanmıştır. Bu yüzden de tarihin farklı
dönemlerinde yoğun bir işgalle karşı karşıya kalmıştır. ABD’nin Ortadoğu bölgesine
olan ilgisi misyonerlik faaliyetlerine dayanmaktadır. Bu ise I. Dünya Savaşı’ndan
sonra ticari ve kültürel anlamda idi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise İngiltere’nin o
bölgeden çekilmesi ile tamamen bu bölgeye yerleşmiştir. Soğuk Savaş döneminde
uyguladığı Ortadoğu politikasını başkalarının isimleri ile anılan doktrinlerle
gerçekleştirmiştir. Bu politika ise Sovyetler Birliği ekseni ile şekillense de birliğin
dağılışından sonra temel politikası “terörler mücadele” olmuştur. 11 Eylül saldırıları
nihayetinde ABD’nin koruduğu temel politikasını Başkan Bush’un “ Ya bizimlesiniz
ya teröristlerle” demesiyle dünyayı adeta bir soğuk savaş dönemine sokmaya
çalışmıştır. Ardından Afganistan ve Irak’a gerçekleştirdikleri saldırıları terörizm ile
mücadele adı altında üstünü kapatmaya çalışsalarda tarihe bir insanlık faciası olarak
kaydedilecektir. Sözde demokrasi, özgür kılma sloganları ile girdiği Irak’ta halen
varlığını devam ettirmesi uluslararası toplumlara kendisini bir hegemon güç olarak
kanıtlayana kadar böyle adımlardan durmayacağı gayette bellidir. Son zamanlarda da
İran’ı nükleer santralleri konusunda sıkıştırması ve halen tereddütlü olsa da ileri de
yeni bir savaşa adım atacağı mümkündür. Ortadoğu bölgesinde gerçekleştirdikleri
kanlı planların perde arkasında derin yapıların, İslam düşmanlarının bulunduğu nettir.
Irak-İran Savaşı;
22 Eylül 1980 tarihinde uzun süre içinde çekişme halinde olan Irak ile İran arasında
savaş başlamıştı. Ortadoğu Bölgesi’ni derinden sarsan bu savaş 29 Ağustos 1988’e
kadar devam etmiştir. Savaş sebebiyle ise 1.5 milyondan fazla insan ölmüştür. Savaş
sırasında iki ülkede ekonomik ve sosyal krizlere yol açtı. Bu savaşın Basra
Körfezi’nde gerçekleştirilmesi dünyanın dikkatini çekerken savaşın başında avantajlı
olan Irak Devleti, savaşın ilerlemesiyle kazanımlarını kaybetmiştir. Savaşın arka

planında ise Soğuk Savaş boyunca İran-Irak ilişkileri hiçbir zaman bir düzenli değildi.
ABD’nin desteklediği İran Şahı, önemli bir su yolu olan Şatt-ül Arap’ı geri almak
istemişti. Bundan dolayı gücünü göstermek amacıyla, İran savaş gemilerini bölgeye
göndermiştir. 1970 Yılında ise diplomatik ilişkilerin kesilmesi, 1973 yılında tekrar
kuruldu. Bunun başında ise Irak ve İran arasında 1975’te Cezayir’de bir antlaşma
imzalandı. Bu antlaşmanın ana maddesi sınır ve su yolu vardı. Ayrıca İran, Irak’taki
Kürtleri hükümete karşı desteklemeyeceği taahütünü yapmıştır. Adalar sorunu
yüzünden gergin olan İran-Irak ilişkileri, İran’da Şii savuncusu ve önderi Humeyni
başa gelmesi ile ilişkiler iyice bozulmaya başlamıştı. Doğal olarak Irak Devleti,
çoğunluğu oluşturan İran Şii’lerin Sünni iktidara karşı kışkırtmalarından endişe
ediyordu. O sıralarda Irak ise İran’daki mevcut olan Arap bölgesi Huzistan’ı ele
geçirme planını masaya yatırmıştı.
Bu savaşa karşı ülkelerin tavrı ise dikkat çekiciydi. Avrupa ve ABD’nin tavrı
belirleyici ilke olarak İran’ın büyük bir petrol ve nükleer gücüne sahip olmasını
kesinlikle kabul etmemektedir. Gerek savaş süresince gerek ileri aşamalarda Irak
Batılı ülkeler tarafından destek görmüştür. Diğer Arap ülkeler ise İran’nın rolünden ve
tutarsız ağırlığından rahatsızlık duymalarından dolayı Irak taraflı bir politika
izlemişlerdir. ABD ise İran’daki müttefiki Şah’ı devirip iktidara gelen İslami rejimden
hiçbir zaman hoşnut olmamıştı. Bu sebeple, 1967 yılında diplomatik ilişkilerini kestiği
Irak ile tekrar yakınlaşmaya çalıştı. Çeşitli yollardan Irak Devleti’ne silah yardımı
sağladı ve büyük miktarlarda borç para desteğinde bulundu. Garip olan ise Irak’ın
biyolojik ve kimyasal silahlar üretmesine yardımcı olmuştur. Bundan daha ilginç olan
ABD’nin Irak’a bu silahlardan duyduğu güvensizlikten dolayı operasyon başlatması
idi. Buna karşılık İsrail savaşın ilk gününden beri Arapların bölgedeki üstünlüğünü
zedelemek için İran taraflı bir politika izlemiştir. Türkiye Cumhuriyeti ise bu savaşta
tarafsız kalmayı tercih etmiştir.
Savaş sonuçlarına bakmak istersek;
İran-Irak Savaşı, yaklaşık bir milyon insanın ölmesine yol açmıştır. Savaşın tarafları
kazançları için ekonomik kaynaklarını tüketti. Savaşı sonucu ise İran-Irak sınırı
değişmedi. İki ülkenin birbirlerinin petrol üretme tesislerine saldırması sonucu petrol
üretimi düşmüştür. Bu da küresel anlamda petrol fiyatlarının tavan yapmasına neden
olmuştur. Savaş süresince Irak, kendisini destekleyen devletlerden borç alarak silah
satın aldığı için savaş sonrası borç ödemelerinde zorluk çekmiştir.
Irak-ABD Savaşı;
Irak’ı özgürleştirme operasyonu başta ABD ve Birleşik Krallık önderliğinde
oluşturulmuş Çokuluslu Koalisyon Kuvvetleri’inin bir askeri harekatla Irak’a
girmesiyle başlamıştır. ABD demokrasi adı altında 20 Mart 2003’te Irak

Cumhuriyeti’ne başlatmış olduğu ihtilal, ülkenin mevcut olan yerel ve yeraltı
kaynakları sömürme güdüsünü taşımaktadır.
Savaş öncesi, ABD ve Birleşik Krallık hükümetlerinin Irak’ın kitle imha silahlarına
sahip olduğu ve bu silahın birçok ülkenin güvenliğini ciddi şekilde tehdit ettiği
gerekçesiyle başlatılmıştı. Ayrıca ABD ve Birleşik Krallığı’nın elinde Irak’ta kitle
imha silahı olduğuna dair kanıt bulunmamaktaydı. Buna rağmen başlatılan
operasyonun temel hedefinin güvenlik olduğu baştan belliydi. İşgalin başlamasından
kısa süre sonra Irak ordusu yenilmiştir. Operasyon neticesinde Saddam Hüseyin
yakalanarak idam edildi. Birleşik Krallık önderliğinde ABD Irak’ta demokrasiye
dayalı bir rejim kurma çabasına girdi. Görünen bu olsa da başka niyetler taşıdığını
biliyoruz. Bu niyetin başında Irak Devleti’nin bölünmesi, Kürdistan Devletinin
kurulması vardı. Bu olayın içinde Misak-i Milli sınırları içinde mevcut olan Türkmen
Halkı’nı yok etme niyeti vardı. Ancak Bazı Tarikat ve diğer çeşitli silahlı gruplardan
oluşan direnişçilerle koalisyon arasında bir asimetrik savaş başladı. Şii ve Sünni
gruplar arasında sorunlar çıkmış ve El-Kaide operasyonları başladı. Yapılan
araştırmalarda Irak’ta 1000.000 kişinin öldüğünü tespit edildi. Bunun içerisinde en
çok zarar gören ve şehit veren Türk asıllı Türkmen Halkı oldu.
Netice olarak;
1- ABD’nin Irak’a operasyon başlatma temel gerekçesi olarak, Saddam Hüseyin’in
nükleer ve biyolojik silahlar geliştirdiği ve El Kaide ile bağlantılı olduğu iddia etmişti.
Halbuki İran-Irak savaş sürecinde Irak Devletini nükleer ve biyolojik silaha sahip
olması için ABD desteklemişti. Buradaki çelişki hakkında bir senaryonun önceden
yazıldığı noktasına işaret eder. Savaşı haklı çıkarmak isteyen Bush Yönetimi
yetkililerinin 21 Ekim 2004 tarihli bir raporla gözden düştüğü belirtilmişti. Bush ve
Yönetimi El-Kaide ile Irak arasındaki bağlantıları desteklemek için kanıtları manipüle
ettiğini iddia etmiştir.
2- Yazılan senaryonun başında bölgeyi bir kanlı kaosa sürüklemek, ülkelerin iç
istikrarlarını zedeleyerek birçok silahlı milis grupların ortaya çıkmasını sağlamak
olduğunu düşünülmektedir. Böylece bölgede istikrarsızlığı, birliksizliği ve
güvensizliği devam ettirme planı yürürlükte olacaktır. Bu faktörlerden oluşan göç ve
insan kaybından faydalanıp demografik değişimler oluşturmak, teröre dayalı bazı
özerk bölgeleri kurarak bölgenin toprak bütünlüğünü yok edip diğer ülke sınır
güvenliğini tehditle karşı karşıya kalma niyetini taşıdığını bugünlerde oluşan olaylara
baktığımızda daha çok anlıyoruz.
3- Nüfus konusunda çoğunluğu oluşturan Müslüman toplumların hedef listesinde
olmaları dünya üzerinde bir müslüman nüfusu azaltma operasyonun mevcut
olduğunun bir kanıtıdır. Sonuçta bu iki savaş sırasında faturanın çoğunluğu müslüman
sivillere kesilmesi bunun göstergesidir.

4- Çevreye verilen zararlara değinirsek; Yakılan petrol kuyuları havada is, gazlar ve
tehlikeli kimyasallardan oluşan bir battaniye meydana getirmiştir. Çıkan dumanlar
neticesinde güneşten gelen ışınları engellemiş; bölge ülkelerinde ısı yaklaşık 9
dereceye düşmüştür. Bunun dünya üzerinde etkisi bugünlerde çektiğimiz küresel
ısınmanın bir parçasıdır. Bugün o bölgelerde yaşamını sürdüren halkın büyük
çoğunluğu Dicle’nin kirli sularını içmektedir. Dicle nehrine akan kanalizasyon
atıklarının içinde Amerikan Ordusunun atıkları da mevcut. Bu atıkların son derece
tehlikeli olduğu ve ağır metaller kapsadığı söylenmektedir. Halk, uzun süredir sinir
sistemi hastalıkları, doğum anomalileri ve kanserlerin görülme sıklığı yaşadığını
uzmanlar tarafından tespit edilmiştir. ABD’nin uyguladığı senaryo Irak’ı veya o
bölgeyi özgürleştirme gibi bir niyet taşımadığı, daha çok birey üzerine dayalı kirli
planlar uyguladığını görüyorum.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyicinizi kapatarak tekrar deneyin.